15 Nisan 2014 Salı

Doğurmadım,doğurmayacağım,doğurmuş kadar oldum.


15.04.2014

29.06.2013

03.01.2013

Bunlar yakın zamanda doğanların tarihleri.

03.01.2013 zaten yeni yıl şekeri. Hep derim, anası onu doğurmak için dünyaya gelmiş. Hayatta başka bir gayesi yok. Sakin sakin hamileliğini geçirip mutlu mutlu doğurdu. Yeni yıl şekeri de artık şehzade havalarında takılıyor.

29.06.2013’ne kadar normalden zor bir hamilelik geçirdiği için mutluluğun yanında sağlıklı haberlerle doğumu bekledik. Dünyaya asla doğurmak için gelmeyen hatta çocuk gördüğünde kaçan anası, ters köşe yaparak hepimizi şaşırttı. Tatil planlarını bile doğumun olma olasılığına göre ayarlarken küt diye haber geldi. Doğumdan sonra ismi konusunda oluşan spekülasyonlardan sonra uzun süre bebek Turfan olarak anılsa da cool bebek artık bir bakışıyla gayet net tavrını koyuyor. J

15.04.2014

“Canım, müşteriye bu durumda avukatın ilgilendiğini söylemeliyiz ama !” derken o canımın aslında besbelli  senle uğraşamam artık yeter demek olduğunu biliyordum.  O bir Cümert, o bir canım hiciv ustası ve o bugün normal doğum yapan Anadolu kadını. Benim çocukluğuma onlarınsa üniversiteli yıllarına denk gelen dönemlerinden sonra evliliklerine iş hayatlarına şahit olup büyürken şimdi de annelik heyecanlarına şahit oluyorum. Önceki deneyimlerimden dolayı kendisi ile bebek ihtiyaçlarını paylaşmıştım. Gerçi zaten benim sonradan keşfettiğim şeyler onda doğuştan bulunan içgüdülerdi J

Aynı dönemde benim yaşıtlarımın da evlilik furyasına kapılıp o nikah senin bu düğün benim dolaştığımdan dolayı işleri ciddiye alıp raporlar halinde çalıştım. Çeyiz işi de yorucu malumunuz. Çok hareketli geçen 2013’den sonra 2014’e son bir düğün kaldı. Artık bir müddet doğum da yok, ama hamilelik haberleri gelebilir. Sonra sanırım minimum 3, maksimum 6 ay arayla bizim kızlarda doğururlar. Merak etmeyin bende her şey stabil. Düğün, doğum yok. Yeterince yeğenim ve yeterince düğünlerde boy göstermişliğim var.

Bugün okuduğum kitabın en etkileyici kısmını sizlerle paylaşmak ve roman kahramanı ile olan benzerliğimize gülmek istiyorum.  “..Senin amacın varlığını sürdürmek değil de sanki bambaşka bir şeydi. Sen bir şahittin. Evet, artık bundan eminim. Kesinlikle bir kahraman değildin..”( puslu kıtalar atlası-İhsan Oktay Anar- Sy.216)

23 Mart 2014 Pazar

Olmak ya da olmamak


 

25 yıl önce balkanların bebesi olarak dünyaya geldiğimden 3 ay sonra  göçmen oldum.

İstanbul’un ucra semtinde yüzüm kir pas tutana kadar oyun oynayıp, sadece susadığım için kapıyı çalma düzeninde büyüdüm.  Ergen olduğum da aptaldım. ( şimdi de tartışmaya açık bir konu J ) Erkeklerin dişilere gösterdiği fütursuz ilgileri reddetme şerefine nail olarak hepsiyle dalga geçtim. Çantaya güller, evin kapısından not atmalar, tasoları bana vermeler, futbolda çelme taktığım için ses çıkarmamalar gibi bilumum şeyler yaşadım. Voleybolla flört ediyordum. Ama aldatıldım. İlk yıkıntım böyle başladı. Çok iyi anlaşıyorduk. Meğer ilişkimiz monotonlaşmış. Ağlama krizleri yaşandı. Gelecek kaygısı oldu. Hayır daha fazla devam edemiiicim dedim ve onu terk ettim. Sonra pişman oldum, ilişkimizi kurtarmak için bir şey yapmadığımı fark ettim ama artık çok geçti. Kendimi Nuri Alço formatında iş hayatında buldum. Üniversiteli tiplerin yaşamlarına uyuz olduğum için eğitimi değil işi tercih etmiştim. Donk yıkıntı iki. İş hayatında ki iniş çıkışların bana kulağımı ters taraftan tuttuğumu göstermesi uzun sürmedi. Uzun olan hayatta durduğunuz yer ile gitmek istediğiniz yerin uzaklığı arasındaki mesafeymiş. Zamanla kondisyon da düştüğü için geri dönme şansı olmuyor. Başlıyorsunuz kestirmeyi bulmaya çalışmaya. Derken yaşınız 25 oluyor. Çok güldüm, ağladım, düşündüm. Uyuz bir üniversiteli ve 9-6 çalışanım. Göçmenlikten gelen bir yol sevdam ve hüzünlenme huyum var.  Büyümenin yüzümde ki gülümsemeyi esir düşürdüğü yıllara geldim. Kıymetli dostlarım var. Ailem değişik. Saçmalama özgürlüğüne sahip olduğum, uçurtmanın bir ucundan tutanım var. Zaman içinden geldi. Gülüyoruz şimdi. Yüzüm artık kir pas tutmadan sokaklarda olmayı öğrendim. Susadığımda bakkala gidip su alabiliyorum. Voleybolla  da arada görüşüyoruz. Beni sevdiğini itiraf edemiyor ama böyle anlaşıyoruz.

Tam ortasında bile değilim hayatın, başı desen değil, sonu hiç değil. Altı üstü yirmibeşteyim. Bir de  yaşamın anlardan oluştuğu yerde aslında kaç yaşındayım, düşüncelerdeyim. 

 

3 Şubat 2014 Pazartesi

Mi ?


Teklifine kadar ne konuştuğumuzu unuttum.
      -Sigara içelim mi ?
Sigara kullanmayan ama aromalı sigara seven benim için o kuru sigara heyecanlı gelmişti.

      -Evet, olur.

Göz ucuyla gerçekten benim için de paketten bir tane çıkarıp çıkarmadığını kontrol ettim. Almıştı. Rahatlamıştım. Beni kandırmamıştı. Sigarayı yaktı, gerçekten içip içmeyeceğimi sordu. İçeceğimi söylediğimde, dudaklarının arasından yanan ateşi uzattı. Fırt çektim, bir tane daha, bir fırt daha, sonra ağzımı açtım. Duman kendiliğinden koyu bir şekilde uçuyordu, gözüme kaçtı. Sigara içmeyi bilmem. Sonraki fırtları üfledim. Sağa sola falan dağıttım hep. O sigarasını yakana kadar ben bitirmiştim. Ben o anı tükettim. Sigara içmeme şaşırmıştı. İçimden gülüyordum. Daha öncelerde ona aromalı sigara içtiğimi göstereceğim diye, "sana sürprizim var çok şaşıracaksın" demiştim. İnanılmaz çocukça eğleniyordum fakat "benimde sürprizim var" dediğinde asıl ben şaşırmıştım. Bende bir paket vardı, onda ise koca kırmızı bir buket. Sürprizler güzeldir. Ama sigara güzel değildir. Aslında sigarayı hiç sevmem. O da sevmez.  Sevilecek bir şey de değil.
       Her neyse bir sigara daha içelim mi ?

29 Ocak 2014 Çarşamba

Düzenbaz


Hepimiz sevilmek istiyoruz. Karşılıksız. 3 yasında bir çocuğu sadece çocuk diye severiz genelde işte tamda hepimiz o 3 yaşında çocukmuşuz gibi sevilmek istiyoruz. Neden ben yapıyorum, o yapsın demez misiniz? Sevginin emek kısmını hep karşınızdakilere yıkıp şımarmak tarafında olmak sizi deli gibi mutlu etmiyor mu? Ediyor. Sadece özel hayatımız için düşünmeyelim. İş, aile, sosyal minimum ne kadar hayatınız varsa maksimum uğraşırız şımarık tarafta kalmak için.

Modern yaşamın sahnesindeyiz. Bu kukla gösterisinde iplerin birbirine girdiği ve bu kaostan yararlanıp herkesin kendini yöneten ilan ettiği bir sahne. İnsanlığın kendini daha iyi yerlere layık görmesi anlaşılmaz bir durum değil. Fakat iplerin karıştığı yani duyguların birbirine girdiği, hepimizi körleştiren sahnenin, daha iyi yaşam standardı ana fikri ayakta alkışlanıyor. Sakınca, beklentilerin bencilliğinde doğuyor. Modern yaşamın unutturduğu bütünlüğü sağlayan tüm doğaya ait mutluluklar karşı tarafa atılıyor. Sevgi doğadan bize mutlaka verilmesi gerekenmiş gibi davranıyoruz.  Emeksiz ayağımıza serilsin istiyoruz. Çocuk gibi istiyoruz. Oyuncaklar bizim olmalı. Egoyla, varlığımızı huysuzlukla belli edip sadece bizi susturmaları için ağlayarak elde ediyoruz. Ya da göz koyduğumuz şeyi karşı tarafı inciterek elde ediyoruz. Komşunun çocuğunun elindeki arabayı almak için kafasına vurup sersemleştirme yöntemindeki çakallıkla. Birçok duygu bu kadar basite indirgenmese de dibinde bencilliğe varmayan bir şey görmedim. Duygular bencilliğin en aza indirilmesiyle büyüyor. İnsanlar da duygularıyla olgunlaşıyor. Toplumdaki çocuk sevgisini ve içimizdeki çocuğun ölmemesi meselelerini yanlış anlamışız.

Sahneleri sevsem de her şey oyundan ibaret. Kandırmaca. En büyük oyunu aslında kendimizi kandırmakla oynayarak, standart alkışları bekliyoruz. Kandırmayı başarı, rol kesmeyi karakterimiz sayarak, sayıklayarak koşar adım uçuruma gidiyoruz. Sevginin dalına tutunma ihtimali ile. Emeği esirgediğimiz sevginin dallarını umuyoruz. Karşılıksız. Hepimiz sevilmek istiyoruz.

 

 

19 Ocak 2014 Pazar

İstanbul Elinden Öper


Metrobüs seyahatimde şoför bileğime imza attı. Acı bir frenle bileğimin burkulmasına, benim de delirmeme sebep oldu. Sinirim geçti ama bilekteki ağrım geçmedi. Günlerce sızlandım. Doktora git artık diyen insanları da kendimi de ağrıyla bezdirmemek için izin günüme denk gelen güne randevu aldım. İzin günüme uygun yer, Şişli Etfal Nişantaşı semt polikliniğine denk geldi.  Evim Nişantaşı’na yürüme-metrobüs-metro-yürüme mesafesinde, metrobüste uyursam yakın aslında. İzin günüme denk geldiği ve başka bir gün kendime bunu yapmayacağım ve o taraflarda fink atacağım için kendime ses etmedim. İzin günümün köründe kalktım, gittim. Navigasyonla polikliniği buldum.  Son dönemeçte navigasyonu kapattım, kendimle bir de dalga geçtim son sokakta bulamazmışım bir de hahah diye. Ve bulamadım. Gidiyorum gidiyorum gözüme sadece Nişantaşı toplum ruh sağlığı merkezi çarpıyor. Ot dergisinde okuduğum yazı aklıma geliyor o sırada, dönüp dolaşıp aynı yere varma hikayesi. Aklım sınanıyor. Randevu saatim yaklaşıyor diye panikliyorum. Ara sokakta bir de kaybolmuşum havası vermemek için paniği çaktırmıyorum. İçimden navigasyona sövüyorum. Sonra diyorum ki navigasyonun bir bildiği vardır, şuranın içine girip bir bakayım. Giriyorum ama sanki korku filmlerinde ki saçları uzun elinde balonla küçük kız çocuğu önüme çıkacak gibi adım atıyorum. Kız çocuğu çıkmıyor. Adresi öğreniyorum.  Bir sağ bir sol yapsam olay tamammış. Poliklinikten mi giriyorum yoksa doctor who nun zaman makinesiyle ışınlanmışmıydım bilemezken ortopedi bölümüne doğru yol aldım. Tarihi eser hastaları ve binasıyla yıllara direniyordu bina, kasvetli ve boğucuydu. Randevu saatinden önce varmıştım. Doktor içerdeydi. Telefonla konuşurken sesi kapının ardından bana geliyordu. Bir ben bir kürtaj koltuğu bir de içerden çıkan ilaçlarını bekleyen bir kadın vardı. Doktor telefonun diğer ucundaki yakınına ödemden, ağrısı çok artarsa bir emar çekmesinin iyi olacağını  5 kere tekrar ederek sürdürdü. Randevu saatim yaklaşıyordu.  Kapıyı tıklama anımı düşündüm. O anda kapıyı açtı. Yerimden zıpladım. İlaçlarını bekleyen kadına kağıdı uzattı, beni fark etti ama göz göze gelmemeye dikkat etti. Telefon konuşması devam ediyordu. Bende dinliyordum. Buraya gel istersen öğleden sonra, ama gazlı bez yok burada hiçbir şey yok dedi. Bende nasıl yani dedim kendi kendime. Gerçi benim için gerekmeyecekti ama gereken insanlar olduğunda ne olacaktı. Telefon görüşmesi bitti. Nasılsınız dedim. Sallamadı. Tekrar nasılsınız dedim, şikayetimi sordu. Bende zaten onun nasıl olduğuyla ilgilenmiyordum. Anlattım, o da anlattı. Bileğimi doktordan, ruhumu oranın kasvetinden kurtardım.  Doktorun bana yazdığı ilaçları aldığımda yüzüme söylemediğini eczacının verdiği ilaçlardan anlamıştım. Vitaminsiz demek istemişti. Boyuna göre kilon az, bileklerin zayıf derken bir şeyler ima ettiğini anlamıştım. Ben spor yapıyorum taammm mıı, bileklerimde güpgüçlü diyecektim( ısrarla büyümediğim iddiasını ortaya atanlara itafen) az kalsın ama evet spor yapıyorum, bileklerimin de zayıf olduğu doğrudur dedim. Sanki onun söylediklerinin tersine bir şey söylesem antika neşteri alnımın ortasına sokacakmış gibi hissetmiştim.  Kadının neşteri ensemdeymiş gibi ilaçları hemen aldım. O kadar ilaç yazdığını anlamamıştım.  Bütün gün o şeyleri çantamda taşıdım.

Bütün bir gün yürüdüm. Çok yoruldum. Ben yürüdüm, İstanbul güldü. Ben yürüdüm, İstanbul büyüdü.  İstanbul ne de güzel insanı yoruyordu.

9 Aralık 2013 Pazartesi

Hayat




Üç gündür yapmam gerekenleri erteliyordum. Kasıtlı ertelemiyor sadece yapmam gerektiğini unutuyordum. Aklıma geldiğinde ise durumu umursamıyordum. Üç gündür belirli anlarda böyle hissediyordum. Unutuyordum, neden unuttuğumun da sanırım cevabı, umursamıyordum. Kendim için bu aslında kötü bir durumdu. Nitekim sonuca varmak istiyordum ve bunun için bir şey yapmıyordum. Unutmak, umursamamak, sorular ve cevaplar arasında kendimi meşgul ediyordum. Meşguliyetimin de bir yere varmaması beni güldürüyordu. Okumak için çalıştığım daha iyi yerlerde çalışmak için okuduğum okulun ve işyerinin yükümlülükleri beni boğuyordu. Kısır döngünün içinde küçük kukla olan ben, yine küçücük aklımın isyanı ile yapmam gerekenleri beynimin köşelerinden siliyor, unutturuyordu. Aklımın oyunlarındaki hilelerim hayatta kendime bir yer edinmem gerektiği gerçeğini değiştirmiyordu. Hep sorguladığım şehir hayatının dengesiydi bu yaşadıklarım. Benimde toplumsal düzen karşısındaki itaatsizliğim dengesizliğimi doğuruyordu. Hepimizin yaşadığı bu kaosta çıkardığımız sesler bizi biz yapıyor. Ben sesimi, hayattaki şeklimi düşünürken, babamın yüzünde kırışıklık olarak görüverdim hayatı. Huzurlu olmak gerekliliğinden başka neydi o saniye hayat bilmiyorum ama toplumdaki koşuşturmanın içimi çürüttüğünü anlamama yetmişti. Rönesans döneminin ihtişamında yaşamak hayalime kızıp ilkel çağda dağ tepe manzaralı mağara hanımı olmayı tercih ediyorum.

Neyse ki hayat benim için her şeyi önden düşünüp beni bu şehre hapsetmişti. En azından unuttuklarımı hatırladığım için onları bu hayattan silmeli ve şehre uygun birkaç hayale dalmalıyım.  

2 Aralık 2013 Pazartesi

Bu Maç Bizim Kızlar


Bileklerimin acımasını özledim.

Takla atarken, dizlerimin yere sürtmesinden dolayı yanan tenime aldırmadan sayı kazanmanın sevincini özledim.

Yedekler köşesinden almadığım sayı için sevinmeyi özlemedim. Antrenmanda eşimi süründürmek için bam güm smaç basmayı o hırsa esir olmayı özledim. Hırsıma yenik düşüp teknik vuramadığım smacın eşimin yüzünde patlamasıyla korkuya ve şefkate bulanmayı özledim. Bir sürü küçük andan oluşan, hırsın, gururun, kaybedişlerin, arkadaşlığın, dostluğun ödüllerin, başarının olduğu yıllardan bahsediyorum. Mükemmel olması muhtemel pozisyonu sırf sevgilisinden ayrıldığı için oynamayan arkadaşına sahada küfür edip soyunma odasında omuz vermekti takım olmak. Sahada olan sahada kalırdı. Top filede, biz kahkahada asılı kalırdık. Leylaların, avarellerin, çitlembiklerin olduğu absürtlerin takımıydık. Asla bitmeyeceğini sandığımız bir rüya gibiydi sahamız. Tozunu bile özlediğimiz, bu günlerde çizgisini bile görsek öpeceğimiz günlere geldik. Kız ordusunun en ortak noktası top iken, hayatlarımızı birbirimize pay ettik. Birinin sakarlığını diğerinin hayalperestliğini ötekinin ciddiyetine dublaj yaptık. Birimizin takımdan firarıyla hepimiz dağıldık. Ruhumuzsa hiç dağılmadı. Bir araya geldiğimizde kondisyonu düşük tekniği şarap gibi yıllanmış ruhu turuncu sahadaki gibi hareketli oluyoruz. İçimizdeki voleybol ateşiyle tüm sakatlıklara, tüm oyuncu değişikliği anlarına ve o tüm hırstan gebermiş ruhlarımızı anıyorum. Ve artık hayat bize spor kanallarından göz kırpsa da voleybolcu dramı olarak tenise mi başlasak diye kendimize soruyor, sayıyı yine karşı tarafa yazıyoruz.

1 Aralık 2013 Pazar

Hesap


Arkasına dönüp giderken onu kendine emanet edişini bir tek Tanrı duydu.

Umudu fısıldıyordu ve yorgunluğunu teselli ediyordu. Öfkesini yumuşatan umuduna bile kızgındı, küskündü hâlbuki. Gözyaşlarını göstermemeyi öğreneli de çok olmuştu. Buz tutup yüreğine kırılan gözyaşlarının kanayışını gülümseyişiyle siliyordu. Gözlerinde ki teslimiyetini görmeyene duyduğu öfke, affetmenin büyüklüğüyle görülüyordu. Arda kalan olmanın sessizliği şehrin gecesi gibiydi. Bazıları da  Ay tutulmasından korkan gün gibiydi. Aynı gökyüzünde asla kavuşamayan Ay’la Güneş gibi bazı hayatlar. Günler gibi birbirini kovalayıp kavuşamayan. Yollar gibi uzayıp birbirine varmayan. Öfkenin,umudun,güneşin,ayın doğduğu ruhunun ölmekte olduğunu sanırken yeniden doğduğunu anlayacaktı.

            Kendine sahip çıkarken tövbeler edişini bir tek Tanrı duyuyordu.

Arda Kalanlar


Serseriydi.

Adı Cüneyt’ti.

Uyuşturucudan ölmüştü. Bizim kızlardan birine aşıktı. Bizim kızda bir başka serseriye aşıktı. Bizim okul sıralarında aşklar böyle bir şeylerdi. Cüneyt bizimkinin onu sevmeyeceğini biliyordu. Onun için ölmedi. Neden öldü bilmiyorum aslında sadece sebebinde uyuşturucu vardı. Şaka yapardı bana, fırtınada dışarı çıkma uçar gidersin, derdi. Bayattı hep şakaları. Adını, sevdiği kızı ve bayat bu şakasını bilirdim onun sadece. Birde uyuşturucudan ölmüştü. Sınıfın kapısında tespih sallamayışına bu yüzden çabuk alışmıştım. Bizim ki kötü olmuştu. Ne de olsa onu seven kaybolmuştu birden. Zorla da olsa iki damla dökmüştür belki anımsayamıyorum. Kızlar bir gariptir okul zamanlarında, ağlayacak değişik konu bulurlar. Bizim ki de öteki serseriye ağlıyordu işte, belki o çocukta ölmüştür. Bana söylüyordu fırtınada uçarsın diye fakat kendisi tozda boğuldu. O zaman da üzülmemiştim sadece anlamsızdı. Çok zaman geçti üzerinden, şimdi de anlamsız. Gittiğine değdi mi bilmiyorum ama yaşamaya değer şeyler var sanırım buralarda. Bizimki de aşktan ağır yaralı, yine de gülüyor. O umursamadıkça hayatta onu umursamıyor.

Hangi uçurumun kenarında olursa olsun insan kendi dallarını büyütmediyse tutunacağı yeri yoktur.

12 Kasım 2013 Salı

Olalım yine sarhoş*

Ben bas bas bağırıyordum, evlilikten bebekten yıldım diye nerden bileyim başıma gelecekleri.
Hafta sonları çalışan bir insan olarak kendimi eğlenceden mahrum etmemek adına yorulsam da soluğu taksimde almaya bayılıyorum. Yine böyle geçen bir hafta sonunda mesai bitimine doğru ağzım kulaklarıma varıyordu fakat sinirim tepeme fırladı borsa gibi. İletişimin hayattaki yerini ve önemini yine görmüş oldum. Erkek arkadaşımın hafta sonları tatil olması ve çalıştığım yere yakın olmasından dolayı iş çıkışında birlikte hareket ederiz durumunu kuvvetlendirmişti. Ama iletişemiyoruz ki ben onu unutmuşum. Ben hafta sonu yoğunluğundan onun fikir değişikliklerini fark edemiyorum. O da hafta sonu yoğunluğumu ve bilinç kaybımı hissedemiyor. Karanlık çökünce korkunç bir yere dönüşen yerde cepten 30 dakika fazla beklemişim ve telefonun diğer ucunda taksimde olduğunu söyleyen biri var ve o benim erkek arkadaşım ve benim oraya ulaşmam 90 dakika en rahat. Ağzım kulaklardan hızla geri geldi, sinirim tepemi yokladı ve nerdeyse hiç yapmadığım 99.kız tribini yapıp ben evime dönüyorum küstüm oynamıyorum dedim. Öyle bir yoldan yürüyorum ki geçen yazıda yazdığım gündüz görsem sallamayacağım ama hepsinin şüpheliye dönüşüp birinin hamlesiyle diğer kurtların üşüşeceği gibi yerler. Kızgınım ama hata nerde diye yoklanmaktan yolu yarılamışım farkında değilim. Karşıma iki genç çıktı bunlardan birinin iyi akşamlar seremonisi ile irkildim iyi akşamlar dedim bende ve oğlan arkamdan vay beni çok utandırdın dedi artık ne demek istedi bilemiyorum. Sanırım hiç kimse iyi akşamlar demedi de onun açlığıyla kendilerini yola mı vurdular nedir oralar muamma da ben canımı kurtarmanın derdindeydim. Hem sağı solu kolla hem kavga et hem de dokunmatikte doğru kavga cümleleri kurmak çok yıpratıcıyken karşıma çıkan yabancı ailenin çırpınmasına sessiz kalamadım. Kavgalı olsak da insanlık bizde kalsın sağduyusu ile benle iletişim kuramayan ama çatır çatır yabancılarla anlaşan sevgilimle konuşturmaya karar verdim. Meğer bizim yabancı uyruklu taş hatunda taksime gidiyormuş, sevgilinin, hatuna beni takip etmesini benimde taksime gideceğimi söylemesine gülsem mi ağlasam mı bilemeyerek, hatunla taksim yolunu tuttuk. Yolda hafif şiddetli kavga devam ederken bir yandan da tarzanca anlaşıp kızın o saatte orda ne yaptığını anlamaya çalışmam takdire şayan bence. Sonuçta bana ne yani, ta nerelerden gelmiş taksime de gidiversin ama yok yardım edeceğim karşıma çıkmış bir kere. Zaten küçücük kız ama taş. Yolda konuşmaya çalışıyorum ama tarzancam da yetmiyor metrobüste de bir yere kadar yani muhabbet derken hatun Mecidiyeköy’de indi, bir yere gidecekmiş vs. Benim taksime gitmeme sebep oldu ama hatun başka yere gitti, bende kafalar karıştı. Pokemonda psyduck diye bir karakter vardı şapşal sürekli başı ağrıyan tıpkı ona benzedim. Kaderci yanıma selam gönderirken telefon kavgası bitmiş, meselenin asıl kısmını çözüp özürler dilenmiş bir şekilde taksime ayak bastım. Kavgasız, karanlıksız dakikalardan önce yaparız dediğimiz plan için adımladık yolları bu kez. Elektronik müziğin içimi uyuşturması beni hep güldürürdü zaten de elektronik müzikte huzur bulan sevgilime şaşırmıştım. İyi elektronik müzik güzel doluyor ruhuna insanın. Duygularında savrulurken alkollenmiş nefesiyle evlenmek istediğini söylemez mi? Anında da ben ne yaptın ifadesiyle bakmaz mı? Elektronik müzik hiç bu kadar güzel gelmemişti kulağıma, çünkü duymuyordum artık. Biraları tokuşturduk sonra fast fast fast olmalıymış her şey öyle dedi. Ben tedirgin bakmışımda ne bakıyorsun öyle oğlum! diye tatlı sert çıkıştı birde üstüne üstlük. Evlilik dedi hızlı dedi elektronik müzik var fonda bir an da ahahah şaka yaptım derse nasıl paralarım diye düşünüyorum derken birayı fondipledik. Toplumsal yaygaradan tedirginiz tabi ama gardımızı da almışız. Ailem ile tanıştı, fast demişti valla o kaşındı. Şimdi klişelerden uzak durmak için neler yapılır temalı düşüncelerle yaşıyorum. Nitekim Özcanlar düğün salonunda elleri bilezikli göbek atacak halim yok. Yapanlar canım ciğerim ama kalsın böyle güzel. Dünya için ufak bizim içinse minicik bir şey oldu işte.
İyi yüzemeyen benim elimden tutup derin denize atlayan sevgilim, şimdide elimden tutarak hayat denizine atlıyor. Denizden gülerek çıkıp gözümü ilerilere diktiğim gibi umarım bundan da gülerek geçer elektronik müzikte biralar içeriz.
 
*Duman-Sarhoş şarkısının nakaratı
 

2 Kasım 2013 Cumartesi

İyi De Banane ?

Hala evlenemedi arkadaşlarım. Ablalarımın bebekleri büyüyor. Hayatta günleri kısalttık. Profesyonel hayatta ise yüzler gerginleşti. Her yazdığımın apayrı dünyalar olduğunu biliyorum ama hepsine gösterdiğim tek tepkim var, banane.
Ben evlenmiyorum. Ben doğurmadım. Ben günü kısaltmak istemiyorum. Ben gergin suratla çalışmak istemiyorum. Günlerdir yağmurda ıslanıp sürekli hoşt denilen anca bir köşe bulup kendi kendine kuruyan köpek gibiyim. Nişanlığın nasıl olacağı, gelinliğin yetişip yetişmeyeceği telaşı, çeyizi sermek için kaçıncıdereceden kaç kişi geleceği, kuaför günü organizasyonları sadece nasılsın sorumdan sonra gelen bazı konu başlıkları oluveriyor. Algıda seçiciliğin pik yaptığı bebekler dünyası ise insanın doğurmadan hayatın kaç bucak olduğunu gösteriyor. Asla ve asla ihmale gelmez küçük insanlar. Ağlamasını öğrendikleri gibi hangi durumda neye ağladıklarını da bir güzel öğretirler. Gece hayatlarınıdolu dolu yaşarlar. Belli mekanlarda süt içmeye bayılırlar. Hatta sabaha karşıda muhteşem enerjileri hala vardır ve sesli gülerler. İşte tam o an atılan kahkaha sizin kaderinizdir. Kaderimizin iplerini oynatabilmek için ise çıktığımız sahnede taktığımız maskenin ceplerini doldurmamız gerekiyor. Banane deyip hırçın hırçın hırladığım günlerden sonra köşemde kurudum. Sahnedeki rolümün hakkını vermek için iplerimi sıkı tutuyorum, bebekler ağlarken hala neden ağladıklarını anlamadan koşuyorum ve evlilik hazırlıklarında ki arkadaşlarıma pasiflora öneriyorum.
Köşemde kururken biraz da müzik dolduracağım ruhuma, kendisine deva ettiği torununa bakışlarına aşık olduğum kadını, annemin günahlarını temize çekerken aşağıdaki kitap ayrıntılarını da düşüneceğim.
*Kızlar Manifestosu
Kızlar kambur durmamalı. Kızlar kambur durup göğüslerini gizlememeli.
Kızlar erkekler gibi etraflarına fıldır fıldır bakmalı. Kızlar başını yerden kaldırmalı.
Kızlar tıpkı erkekler gibi sesli konuşup herkesin içinde gülebilmeli.
Kızlar erkekler gibi yemeklerini dışarıda yiyebilmeli.
Kızlar sevdikleri ve kendi seçtikleri kocalarla evlenmeli.
Kızlar ana babalarının sözlerini çiğneyebilmeli.
Kızlar kanat takmış kuşlar gibi özgür olabilmeli. Kızlar istedikleri yere gidebilmeli.
Kızlar istediklerini öpebilmeli.
Kızlar erkeklerin yaptığı işleri yapabilmeli.
Kızlar erkekler gibi çubuk tüttürebilmeli.
Kızlar herkesin içinde kahve, tütün içebilmeli.
Kızlar tek başına yolda yürüyebilmeli.
Kızlar baba sözü dinlemeden yaşayabilmeli.
Kızlar beğendikleri bir erkeğe uzun uzun bakabilmeli.
Kızlar içlerini yakana laf atabilmeli.
Kızlar ellerini uzatıp erkeklere dokunabilmeli.
Kızlar erkekler gibi okula gitmeli.
Kızlar istemezse anne olmayabilmeli.
Kızlar istemedikleri şeyi yapmamalı.
Kızlar rüzgarlar gibi özgür olmalı.
Kızlar kuşlar gibi daldan dala konmalı.
Kızlar gecelerden korkmamalı.
Kızlar inlerin cinlerin top oynadığıyerlerde korkusuzca durabilmeli.
Kızlar isterlerse bacaklarını açmalı.
Kızlar denizlerde, nehirlerde erkekler gibi yüzmeli.
Kızlar gezebilmeli.
Kızlar eteklerini savurup gülebilmeli.
Kızlar isterlerse evlerinin kadını olmalı.
Kızlar kimsenin ne yiyeceğini düşünmemeli.
Kızlar dünyanın ta kendisidir.
Kızlar dünya gibi fır fır dönebilmeli.
Şebnem İşigüzel
Venüs, İletişim Yayınları
*http://egoistokur.com/venusten-geldi-kizlar-manifestosu/
 

22 Ekim 2013 Salı

Hepimiz Hayvanız İnsan Olmak Kavgamız

Şehir.
İstanbul.
Gündüz masum, gece canavar olan sokaklarla dolu İstanbul. Kaybedenin, kazananın yuvası İstanbul. Sevsem mi, nefret mi etsem bilemediğim şehir. Adına şiirlerin yazıldığı, tenhalarında sırların saklandığı emsalsiz şehir. Balkabağına dönüşülen saatlerde eve dönmelere yabancı olmamakla birlikte, uzun zamandır korkuyu ve suçu bu kadar yakınımda hissetmemiştim. Issız sokaklardan geçerken akıldan geçenler adımlardan daha hızlı oluyor. Senaryolarda on adımda, bir kazanan oluyorsun bir kaybeden. Gündüz farkında bile olmayacağınız kişiler gece olduğunda sizin için şüpheli şahıs oluveriyor. Yürürken birden yavaşlamaları sizi endişelendiriyor. Siz hızlanınca hızlanmaları sinirlendiriyor. Belki sizde onlara suçlu geliyorsunuz da böyle paralel hareketler oluyor diye düşünmeyip yeterince paranoyak ihtimaller üzerinde duruyorum. Üstelik Gündüz Vassaf’ın Cehenneme Övgü kitabını okuduktan sonra totaliter toplumun gece gündüz ayrımını bu örneklerle yaşayarak paranoyaklığımı haklı buluyorum. Klişe yaklaşıp kadın olmak zor demiyorum, daha da saçma bir klişe ile de kadının o saatte dışarda ne işi var dedirtmiyorum. Şehir de gecede yaşamak bir özgürlük. Gündüz, yaşamak için harcadığım mesainin karşılığında bana yaşamak için kalan geceden neden korkutuluyorum? Önceleri bu duyguları yaşayıp anlamlandıramadığımda şehirden kaçıp gitmek hissi ağır basıyordu. Bilmediğim diğer şehirlerde huzurla yürümek iyi hissettiriyordu. Tabii ki hayallerde böyleydi. Mutlaka arada bir takım tahammüle dayalı farklar vardır, fakat bilmediklerimizden daha çok korkarız ve tecrübeler hayal kırıklıkları olabilir. Bu sebepten gitme fikirlerim rafta, kaldığım için tahammülümü de rahat bırakmaya çalışıyorum. Düşüncelerimin içinde kendi kendime soluk soluğa kalmışım. Evin kapısını kapattığımda her şey arkamda kalmış gibi hissetsem de hırsızlıkları düşünüyorum. İhtimaller denizinde boğulurken, yarı ölüme varmışım. Sabah kalktığımda her şey çok ışıl ışıldı. Geceyi kurtarmıştım artık ne de olsa.
Yine de biliyordum şehir kirlenmişti çoktan.
İstanbul.

19 Ekim 2013 Cumartesi

Kaldırım Notları

16.10.2013-Turkey-Kaş

Kaş meydanda,mavinin karşısında oturup biralarımızı yudumluyoruz. Meydan tam anlamıyla dolu. Hemen sağımızda zeka seviyesinden şüphe ettiğim kırk yaşlarında gözlüklü bir tip var. Çocukların elinden sapana benzer ışıldaklı zımbırtıyı aldı ve otuz dakikadır havaya atıp duruyor. On dakika kadar elini yaralamakla geçirdi ama buna da şükür. Çocuklar havanın kararmasına ve restoranda yemek yiyen insanlara hatta yürüyenlere aldırış etmeden hunharca maç yapıyorlar derken top restoranlardan birine girdi. Yanımızdaki kırklık çocuk ışıldağı ağaca kaçırdı.Sonra arkadaşları maç yapan çocukların yardımıyla ağaca top atarak indirmeye çalıştılar ama başaramadılar. Hatta top denize kaçacak diye endişelenmeme sebep oldular. Tam hayat sakinleşti derken adam bir tane daha satın aldı. Evsiz bir grup, punk Hindistan halk müziği yapmaya başladı.Müzikten olsa gerek çocuklar sakinleşti,dinliyolar. Adam yerine oturdu,biz de ikinci biralara geçtik..

(EA)

11 Ekim 2013 Cuma

Vay Be

VAY BE.
Acı ama gerçek olan bir durum var, büyüdük ve her şeyle mücadele edip başa çıkmak zorundayız. Bu istediğiniz pembe güneşliği almayı becermek gibi. Minimum makyajla, dağınık saçlarla gelinlik giyilebileceği gibi. Bunların yapılabileceğine inanmak gerekiyor. Hani söyleyip duruyorum ya toplumsal normlar falan, al işte gelin topuzu diye bir dayatma da var. Bu perdeyi al diye bir olay var. Evlilikten caydırıcı hareketler kılavuzu yazabilirim bu gidişle. Gözümün önüne gelen karelerden biri, bir orta oyuncunun isteksiz vurduğu smaça gelen bloğun sayı olması. Dublaj şart kızlar. (voleybolda bloktan dönen topa yapılan savunma) 3 metre gibi bir alanda ya kendi manşetini alırsın ya da arkanı kollatırsın. Top aranıza düşerse sayı karşı tarafın olur. Hayatta böyle işte. Dar alanda paslaşırken kızgınlıkla hareket ettiğimizde, tosladığımız duvardan dönenlerde kırılır dökülür. Hazırlık dönemini sancılı ve sancısız geçiren iki sevdiğim var. Taban tabana zıtlar ve çok tatlılar. Neşeli çılgının farklılık arayışlarını karşılayamaz olduk. Bir makyajın, bir tören kıyafetinin ne kadar farklı olması gerekebilir ki. Üstelik yer Özcanlar düğün salonu.( aynı yerde aynı ailenin 3.töreni oluyor. Eşofmanla gidebilecek kadar bütünleştik bence.) Özgün ruhun ise dünya üstüne geliyor, inadına gelinlik yerine çuval giyip ejderha gibi alev püskürtebilir. Çuval giymiş ejderhanın nikah masasında evet demesi bir soyu yakabilir, tehlikeli. Halbuki sadece içinden geleni yapmak istiyor. Kibarlık bazen başa bela oluyor. İnsanlar arası ilişki diye bir durum var. Tüm söylenmeyenlerin gözyaşı ile anlatıldığı anların toplamında yükü bir yer çekiyorsa iplerin kopması kaçınılmaz olur. Her ne kadar kaba bir tabir olsa da iplerin kimin elinde olduğu önemlidir. Bir de tabi her şey yolundaymış gibi ortalıkta gezmek yorucu oluyor. Eşrafa çaktırmamak gerek. Ama bahsetmiştim ya dedikodunun biraz ileri gidebilmesi için herkesi tanımak gerekiyor diye sonra ki aşaması da zaten kaştan, gözden ,yüz ifadesinden popodan bir şeyler uydurmak oluyor. Bu da dedikodunun en suyunun çıktığı zamanlara denk geliyor. Zaten her şeyi kafayı takan özgün ruh, etrafın kendine oyun ettiği hayat meselelerini de kendi seviyelerine indirgeyince fırtınaların kopması kaçınılmaz oluyor. Bir de biliyorsunuz değil mi her fırtınadan sonra güneş de doğar. İrili ufaklı gözlemlerimden kendime biriktirdiklerim djraum’un güzelliği dostlarla birlikte oluyor. Bu sebepsiz tecrübelerimde yine de kafama göreliğin zevkine varıyorum. Büyürken alkol alıyorum ve keyfim çok yerinde. Vay be bu maçta rakipler çok dişli ve kıran kırana geçiyor. Dublaj şart kızlar.
 

10 Ekim 2013 Perşembe

Bazen ne yaparsan yap olmuyor bazen...

Sanki hep aynı günü yaşıyor gibiyim. Fikirlerimi aşamadığım için böyle hissediyorum. Lisede bu okul hiç bitmeyecek diye düşündüğüm gibi, voleybolda hep yedeklerde bekleyeceğimi sandığım gibi, işten hiç istifa edemeyecekmişim gibi gibi.. Okulda bitiyor, son sayıda oyuna girip maçta çevriliyor, saçma bir gülücükle istifada ediliyor. Böyle zamanlarda tazelenip gökyüzünü selamlıyorum. Bukowski’nin yanına not defterini alıp ormanda kaybolma hikayesi gibi akıyor bazen hayat. Pis moruğun notları 2’de ormanda kaybolan Bukowski kırmızı küçük defterini ilham geldiğinde kalemle öldürmek için yanına almıştı fakat kaybolmuş bir adam defteri umursamadığı için onu fırlattı. Tek bir not dahi yazmadan. Eğer ölseydi kim bilir arkasından bu defter hakkında neler yazacaklardı. Halbuki sadece kaybolmuştu ve kaybolan insanlar böyle şeyleri umursamazdı. En azından o ormanda kalıp böyle davrandı fakat şehirde yaşayan insanların ruhlarını kaybedip, hiçbir şeyi umursamamalarına ne demeli? Modern şehir hayatı. Boğuk ve komik bazen. Yine Bukowski’den söz edeceğim çünkü lanet olası umursamazlığı çok çekici geliyor. Alkolik gibi görünebilir ama sadece hayatı çekilebilir kılıyor. Tembel gibi görünebilir sadece düşüncelerini demliyor. Çalışmaktan nefret ediyor gibi görünebilir sadece gerçekten nefret ediyor. Çünkü umurunda değil, öyle ya da böyle hayatta kalıyor. Bazen bazıları için hayatta kalmak yaşamak olabilir. Şehrin ortasında onun kafasına göre yaşaması takdire şayan bence en azından bu aralar böyle düşünüyorum. Pis bir şehirli olarak belli kalitede yaşama çizgisine ittiriliyorum sanırım halbuki iç sesimi dinlesem ayakkabı bile giymezdim. Sene olmuş 2013 ben iç sesimi mi dinlesem toplumsal normlara mı uysam çelişiyorum. Gerçi Ruhi Mücerret’in bile hala söyleyecek sözleri hatta mezar taşı sloganları bile varken kendimi normalleştirebilirim. Sıradanlıktan anormalleşmek diye bir şey olmasa kesin ben icat ederdim. Günlerdir aynı günü yaşıyor gibi hissetmem bende zaman zaman olduğu gibi çokta can sıkıcı oluyor. Anormallik, sıradanlık vs rutine bindiğinde hep aynı tat oluyor. Ama değişmeyen tek değişimdir ne de olsa, bir de hazır Bukowski’yle takılıyorken hayatta birde umursamaz olmak var. Ruhuma biraz Bukowski katmaktan zarar gelmez diye düşünüyorum. Çünkü *herşey ne kadar hüzün verici ve harikulade. Ha bir de **güneş ortalığı kavuruyordu, gölgeye oturup biraz dinlenmem gerekirdi, fakat aptallığımdan öyle tiksinmiştim ki kendimi bundan mahrum ettim, diyordu Bukowski. Ben de diyorum ki tamam canım sen rahat uyu ben burada kendinden mahrum ettiklerini soğuk birayla tamamlayacağıma söz veriyorum.
Sırf aynı günü yaşamadığımı kendime ispat için, hem de ayakkabısız.
 
*Pis Moruğun Notları 2 sy:96
**Pis Moruğun Notları 2 sy:85
-Ruhi Mücerret: Murat Menteş'in kitabının başkahramını ve kitabının adı.
Başlık: Teoman'nın en güzel hikayem şarkısının nakaratı.
 

9 Ekim 2013 Çarşamba

Çılgınlıklar Var

İstanbul.
Sisli, puslu, güneşli, ölüm ve yaşam dolu. İstanbul nasıl yalnızlık kokup, hüzünlendirse de bir o kadar neşelidir. İnsanları da öyle. Her ne kadar insanlarının bu çeşitliliği yorsa da yine de çekilir. Kendimi şu sıralar kucağında kedisi, bedeni cam kenarında, ruhu bulutlarda zıplayan birisi gibi hissediyorum. Bu sıraların bazı sabahlarında *Gregor’a özenmiyor değilim, böcek olmaya özenecek kadar farklılık heveslisiyim. Çünkü şu zamanlara gelme sebebim büyümem. Kendimi böceğin yerine koyma sebebim ise insanlarımın üreme heveslerine koşar adımla giderken ağızlarının kulaklara varması ve aynı anda saniye hızında değişen ruh hallerine maruz kalmam. Yani evlilik hazırlıkları olan arkadaşlar ablukasındayım. Tatlı niyetine de evlenenlerin çocuklarını kucaklarına alma hikayeleri var. Bense hepsinin ortasındayım. Bir müddet ne olduğunu anlamıyor insan, kendini sorgulamaya başlıyorsun. Çünkü kenardan bakarken, sonra öyle dımdızlak kaldığını anlayınca gülsem mi ağlasam mı komedisi yaşanıyor. Ne alaka değil mi? Çok alaka çünkü anlamsız bir şekilde arkadaşının akrabalarını tanıyorsun, dedikodu yaparken lazım oluyor. Dedikodunun bir adım öteye gidebilmesi ve kişinin hissettiği duygu kıskacını anlatabilmesi için karşı tarafı tanımak gerekiyor. Kenardan ortaya doğru giriş bu şekilde oluveriyor. Tüm alışverişe gidiş, alışveriş, alışverişten sonrası skandalları, misafirlikler, taşan kahveler, istenmeyen bakışmalar, bu da söylenir mi!’ler derken arkadaşlıktan kişisel fahri terapiste geçiş yapmış olabilirsiniz. Gerçi arkadaşlık ve terapistlik yakın yürürler ama bu evrelerde yakından da öte bir hal alabiliyor. Bir diğer tarafta ise bebeklerin gün be gün büyümelerine tanık olup iyice bir büyüdüğünüzü hatta yaşlandığınızı hisseder demlenirsiniz. Hey gidi günler diye nağmeli başlayıp birkaç geçmiş özgürlük anılarınızı hatırlayıp kendinizi avutabilirsiniz. Özgürlüğün bile bize izin verilen kadarını yaşadığımızı anlamanız uzun sürmez. Toplumsal olarak kompleksli ve garip olduğumuz için özgürlük olayı her çerçeveye sığabiliyor. Tıpkı arkadaşlarımın bazılarının evliliği özgürlükleri görmeleri ve tamda bu yolda bunun sadece bir zindan olabileceği korkusuyla sarsılmaları gibi. Tüm bu sarsıntıları geride bırakıp tekrar özgürlükmüş gibi düşündüğünüz günlerin ardından nasıl bir şey olacağını tahmin edememenin ve güdülerinizin verdiği özlemle kucağınıza bebeğinizi alırsınız. Bebek gerçekten özgürlüğüne kavuşmuş olurken uykularınızda firar eder. İstediğiniz kadar gözünüz korkabilir. Tüm bu ucundan tutmaya çalıştığım konularda ruh halinizin nerede olacağı iletişim kurma becerinize kalmış. İnanılmaz bir hızla kıyas mücadelesi oluyor falan ama sinirlerinizin ve neşenizin yıpranmaması için sanırım sadece kendinizden emin olmak yeterli oluyor. İşin içine ne kadar insan girerse o kadar fikir giriyor ve bir o kadar çözümsüzlükle hayatınızın sinirlenme rekorunu kırabilirsiniz. Tüm bu kargaşada kendi iç sesinizi dinleyerek hareket etmenin daha yararlı olacağını düşünüyorum. Akıl falan yaşla büyüse aslında belki sorun olmaz ama yaş gitse de o aklını bir köşelere saklayan oluyor. Kendi yolunuzu bu insanlar için değiştirmeyin, yoldan çekilmeleri için üzerlerine gitmeniz güzel olur bence. Cesaret dozunda olunca çok güzel oluyor. Direnmeye alışmışken zaten direnelim klişelere, toplumsal baskılara rahatlayıp özgürlüğümüzü sevelim. Biraz sisli biraz puslu kaçamak güneşli, ölürken dirilmek gibi tüm bu anların özeti.
Tıpkı İstanbul gibi.
 
*Gregor: Kafka'nın Dönüşüm kitabının baş kahramanı.
 

22 Eylül 2013 Pazar

Hayat İçelim Mi Canım


Böylede korkulmaz ki hayattan.

Sallanıyorum durduğum yerde.

Fikirlerim çalkalıyor ben sallanırken.

Ağzımda acı şuursuz koku, akan her yaş ne içindi bilmeden çalkalanıyorum.

Güçlü olmak pahasına kaybettiklerimizi kabullenmekti hayat.

Hayat;

Yorulmaktı, karanlıktı, nefes nefese kalmaktı.

Korkarken sallanıyorum.

Sallanmaktan korkuyorum.

Hayat;

Aydınlıktı, huzurdu, derin bir nefes almaktı.

Hayattan böyle korkuyorum.

 

 

 

15 Eylül 2013 Pazar

Fitzgerald’dan kızına, kafaya takılacak şeyler listesi

Kafana takman gereken şeyler:
Cesarete kafanı tak
Temizliğe kafanı tak
Verimliliğe kafanı tak
Biniciliğe kafanı tak
Kafana takmaman gereken şeyler:
Çoğunluğun ne düşündüğünü kafana takma
Oyuncak bebekleri kafana takma
Geçmişi kafana takma
Geleceği kafana takma
Büyümeyi kafana takma
Başkalarının senin önüne geçmesini kafana takma
Zaferi kafana takma
Senin suçun olmadığı sürece başarısızlığı kafana takma
Sivrisinekleri kafana takma
Karasinekleri kafana takma
Genel olarak böcekleri kafana takma
Anne babanı kafana takma
Oğlanları kafana takma
Hayal kırıklıklarını kafana takma
Zevki kafana takma
Tatmini kafana takma
Üzerine kafa yorulacak şeyler:
Gerçekte neyi amaçlıyorum?
Aşağıdaki konularda yaşdaşlarıma kıyasla ne kadar başarılıyım:
(a) Öğrenim
(b) İnsanları gerçekten anlayabiliyor muyum ve onlarla anlaşabiliyor muyum?
(c) Bedenimi işe yarar bir araca dönüştürmeye çalışıyor muyum yoksa onu ihmal mi ediyorum?
Candan sevgilerle,
Babacık
--
kaynak: http://koltukname.com/2012/01/22/fitzgeralddan-kizina-kafaya-takilacak-seyler-listesi/
 

Başa Sar Beni Hayat



İzlenecek filmler, gidilecek festivaller, içilecek içkiler, gülünecek anlar, sevimsiz geceler, sevilecek günler var.* İki şehrin hikayesi kitabındaki giriş cümlesi gibi akıyor bazen hayat. Hayatta hiçbir şey tesadüf değildir derken de ne dediğimi bilmiyordum. Daha doğrusu anlamak için bir şeyler gevelemiştim. Bazen böyle kelimeleri beynimde gargara yapıp püskürtüyorum. Çünkü bir taraftan aydınlık bir taraftan karanlık mevsim yaşanıyordu. İyi ile kötünün içimize ne denli sindiğini bazı günlerde daha iyi anlıyorum. Pollyanna olmanın verdiği itici saflığın ön plana çıktığı günlerde hayat daha çekilir oluyor. Nitekim karanlığın içinde uykuyu kurban ettiğim onca gecelerden galip çıkacak değildim. Med-cezirlerin ruhumu yorduğu gerçeğinin yanında, mutlak doğruya ulaşma hasretimi anlamıyorum. Çünkü doğruların ve yanlışların yaşanmışlıklarla nasıl yer değiştirdiğini ve akıl bozacak duruma geldiği görüyorum. Yerine göre davranma durumundan ziyade insanın her yerde kendi olabilme şansı artık var mı acaba diye düşünüyorum. Belki de hepimiz böyle davranmak isterken hepimiz ayıplar bakıyoruz. En büyük cinayetimiz, büyürken iyi yaşamak saçmalığına masumiyetimizi öldürmek sanırım. Ne yalnızlıklar, ne kalabalıklar, ne şehirler, ne uzaklar, ruhun nereye aitse oradasın işte. İronilerle örülü onca günden, kıt aklımla anlamlar bulmaya çalışırken böyle yoruluyorum. Ruhun ait olma isteği de yaşanmışlıklarla, doğru ve yanlışların yer değiştirmesiyle değişiyor. İçimden bir ses bayat bir şekilde, biyolojik saat falan diyor da ben inanmıyorum. Sohbetler sırasında şuydu buydu dediğimde klişeye bağlayan cümlelerle kendimi yatıştırıyorum. Akışına bırakmak gerek, ne olsa bir şey değişmeyecek, çok düşünmemek lazım….* İnanç çağıydı aynı zamanda inkar çağıydı da… Dökülecek ve tekrar açacak yapraklar, akacak yaşlar, gülecek gözler, yaşanacak ve bitmesi istenecek günler var.Önümüzde bir dolu bir boş hayat var..

*Charles Dickens İki Şehrin Hikayesi

"Akıl çağıydı, budalalık çağıydı da. İnanç çağıydı aynı zamanda inkar çağıydı da. Bir taraftan aydınlık bir taraftan karanlık mevsim yaşanıyordu. Umudun baharıydı, yeisin kışı. Her şeyimiz vardı ama hiç bir şeyimiz yoktu. Hepimiz doğruca cennete gidiyorduk ama hepimiz cehenneme de gidiyorduk.

Kaynak : http://www.sabitfikir.com/haber/edebiyat-tarihinin-en-iyi-100-giris-cumlesi

24 Ağustos 2013 Cumartesi

NE DİYECEĞİMİ BİLMİYORUM.

Kendimi düşünürken yakalıyorum. Bu halimden bile deli gibi sıkılıyorum. Tenime sinmiş yalnızlığı tanımadığım şehirlerin küflerine benzetiyorum. Yalnızlığı düşünmek kötü bir şey değil ki, deliyseniz eğer. Bukowski’nin ölümü anlatmaları gibi. Bir de bunları düşünürken gülümseyen yüzüm var ya en çok o eğlendiriyor beni. Acı acı gülümsüyor. Ruhtan ayrı bir yerlerde. Alçakça kendimi tanıyorum. Anlamadığım onca şeyin içinde, kendime kıyak yaparak listenin başındaydım. Herkes ne de olsa kendi hayatının başrolündedir. Neyse ki benim filmimde kokuşmuş yalnızlığın yanında, sebepsiz mutluluk var ve başarısızlık acıtmıyor. Kazananlar yalnızdır repliğini de severim. Her başarısızlık bir kazanım, her kazanç bir yalnızlıktır. Kalabalık içinde figüran olunacağına, yalnızlıkta başrol olmak kötü bir şey değil. Yalnız kalmak için ya da kalabalığa karışmak içinde uğraşmaya gerek yok. Ruhuna göre bir şey bulamıyorsan, sakinleşmeyi dene ve o şeyin seni bulmasına izin ver. Bir şeyi çok istemekte o olayın gerçekleşmemesine sebep olabilir. Cümleler hızla kafamın içinden akıp gidiyor, ne anlatmak istediğimi de unutuyorum. Konuşurken de böyle oluyor. Derin bir nefes alma işini unutmuyorum elbette ki ama heyecan işte biraz unutturuyor anlatacaklarımı. Neyin heyecanı olacak, yeni cümleler kurma heyecanı. Cümleler hayat aslında, hızlı cümleler hızlı hayat, devrikler devrik hayat..
Bir de Marilyn Monroe’ye niye kendime yakın bulmadığımı da düşündüm. Çünkü o topuklu ayakkabı insanı. Kolayını bulsam yalınayak yaşayacağım. Slyvia’nın nasıl o depresyonlardan çıkamadığını düşünüp düşünüp ona kızıyorum. Kendine bunu nasıl yapabildi? Yalnızlık derken; bu insanların kokusu siniyor işte bana. Rol rol kesiliyorum birden. Durup durupta en çok Dostoyevski’yi özlüyorum. İçim resmen melankoli çekiyor. Adam şimdi yaşasa belki ödüm patlar ondan ama özleyecek kadar garip hissediyorum. Birde Dostoyevski satırlarını okurken kitabın ortasında pat diye ölecek diye korkuyorum. Ölüm kol geziyor bir de aklımın içinde. Önceden sevdiklerimi yakalayacak diye korkardım, sonra hayallerimi kendime çevirdim. Her kurguda arkamdan ağlayan vardı, sevilmek istiyor insan tabii. Egoist bir tavırmış şimdi yazınca fark ettim. İnsanlar belki de beni sevmiyor, zaten sevmek zorundalar mı? Neyse ölmedik henüz, zaten ölünce bulutlardan bakıp vay şerefsiz beni sevmiyormuş diye dert mi edeceğim. Yani öyle bir şey olursa o zaman bakarız, belki dünyadakilere belli gazap uygulama şekli falan vardır. Neyse işte bir şeyi baştan sona bu yüzden yazamıyorum. Aklıma bir şeyler gelip duruyor. Gülerken ağlamak gibiyim hep. Sürekli bir şeyler düşünüyorum, gerekli gereksiz. Küfleniyor düşünmediğim şeyler. Bir gün Gregor Samsa gibi uyanacağım diye korkuyorum. Düşüncelerimin de ruh halim gibi hızlıca değişmesinden yoruluyorum elbette ki, fakat engel olamıyorum. Coşku böyle barınıyor bende. Tamammm,kimseye faydası olmayan sevgili satırlarımı kaydederek ölümsüzleştiriyor, susmayı deniyorum.
 

14 Ağustos 2013 Çarşamba

çok sonra fark ettim..

Çoğunuz gibi mutluluğu aradığım çok doğruydu. Umudumun kalmaması benim suçum değildi. Biraz ketum biriyimdir. Keskin kararlar verip sadece derin nefesler alarak yaşadım, hatırlayamadığım kadar çok gün. Hiç bir şey düşünmediğim günlerin birbirini kovalaması beni eğlendiriyordu. İnsanların suretleri dibimdeyken seslerinin çok derinden gelmesi çok iç gıcıklayıcıydı ama sevmediklerime de gülümsememe yardımcı oluyordu. Gülümserken içimden ettiğim onca küfre ödül olarak bir soğuk yudum daha alıyordum içkimden. Büsbütün eğleniyordum, nefret ederken. Zaten ertesi gün biriktirdiklerimi boğacak kadar içiyordum. Her bakışta açığa vurulan o acizlik halleri beni soğutuyordu. Kalabalıklar içindeki yalnızı oynuyordum. Ta ki kendimi yakalayana dek. Bohem yaşamın cilvesinin çileye döndüğü vakit gitmek zamanı gelmişti o şehirlerden. Arkamda benden parçalar saçarak gittim. Çizmeye başladığım hayatımın zırhında unuttuğum şeyler varmış. Tam oldu dediğimde, kalemi bıraktığım rafta unutmuşum ruhumu,çok sonra fark ettim..

KSBH


İfadesiz amaçsızlığımla geçirdiğim onca güne acıma hallerindeyim bu günlerde. Soğuk değil bakışlarım, aksine hiç böyle sıcak olmamıştı sanırım. Kafamın içi bir geçmişteki beni aklıyor, bir ruhumu silkeliyor. Bu mevsimde med-cezirdeyim. Fakat fırtınalar, karanlıklar yok. Zaten hiç olmasına izin vermemiştim. İnsanların hallerine bürünmekten doğan yalnızlıktı benimki. Biraz kendimi unutmuştum o kadar. Kollama sanatıydı bu bir nevi, kaybolma riski vardı. Çok yaşamak belki de hiç yaşamaktı. Kaybolma riski vardı. Hayatı görmezden gelmek gibi ustaca manevralarımla ne kayboldum ne var oldum. Araf’ta boğuldum. Her yaptığıma getirdiğim savunmayla ruhumu sarsıyorum. Hüzün böyle bulaşıyor kanıma fakat hayata tüm olanlarla sahip çıkıyorum. En başından kaçırdığımı yakalayınca gülüyor hayat yüzüme çünkü her şey kendini sevmekle başlarken, şimdi güneşte doğuyor.

 

25 Temmuz 2013 Perşembe

HAYAT


28.04.2013

Sert yaşanan hüzünlerin arasına pervasız gelen bahara kayıtsız kalmak mümkün değil. Hüzün sinmiş alışkanlıkları kovalayan bahar, hep çocuk neşesiyle var oluyor. Hareketsizliği tercihmiş gibi kabul ettiren serseri hüzne duyulan acımsı bağımlılık, baharın neşesiyle dağılıyordu. Hüzne bulanmış onca günün ardından güneşe baktığımda tesadüflerin önüme serilmesine artık hayret etmiyor, merakla bugün ne olacak diye bekliyorum. Derin nefes almayı, dik yürümeyi ve biraz daha sessiz gülmeyi hatırlıyorum. Kaygının endişenin beni esir düşürdüğü zamanlarda bile sevecek onca şey bulmuştum. Bahara inat ağlamak istiyordum. Kırılıp giden onca benliğimden aslımı korumak istiyorum. Ruhaniyetime sakladım aslımı, beklemediğim gibi kaybettim, beklemediğim gibi bulmuştum, şimdi korumak istiyorum. Sadece bir günbatımlık rüyaydı ruhaniyetin aydınlığı. Şimdi ise gözyaşlarımı serinleten tatlı bahar esintisiydi hayat..

oyun


Berabere bitmeyen hiçbir oyun oynamazdık.
Bu kez sırf sen kazan diye, bakmadım saklandığın yere.

18 Temmuz 2013 Perşembe

ben neb ebn bne blablabla..


Karanlıkların içinde kaldığında çılgınca haykırsan da kimseler seni duymaz ya öyleydi işte bazı günler.

Karanlık.

Yobaz.

Kimsesiz.

Kaçak yorgunluktu birinci tekil şahsım.

Diğer çoğunluğum alay ediyordu piçliğimle.

Kurbandım mutlu duygularıma, yemdim gözyaşlarıma.

Kendimden başka düşmanım yoktu.

 Birden gülümsüyordu yüzüm, kendimi dost görüyordum.

Sıcaktı bazı günler.

Aydınlık.

Modern.

Kendinden emin.

Bizzat benliğim, kayıt dışı huzurluydu.

Korkulardan sinmiş çocukluğum, kucağımda şefkatimden hıçkırıyordu.

Bu sessizliğin kavgasında var oluyorum.

Çoklu benliğimin ortasında dönüp kendime bir bir hesap soruyorum.

Kalmak mı zor gitmek mi paradokslarının içinden yalın ayak kaçıyorum..